Tacettin Fidan

 Thomas Merton: “Şeytanın Ahlâk İlâhiyatı” *


Şeytanın bütünsel bir ilâhiyat ve felsefe düzeni vardır. Vasıtasıyla, dinleyene kendi görüşlerini izah eder. Özellikle, yaratılmış olan şeylerin esasen şer olduğunu, buna göre insanoğlunun da bir şer parçası ve Tanrı’nın onun çile çekmesini arzu ettiğini, üstelik buna sevindiğini bildirir. Dahası, bütün kainat sefalet alametiyle doldurulmuştur. Zira, Tanrı’nın esas dileği zaten budur ve bu gerçeği tamamen kendi istediği şekil ve amaçla düzenlemiştir. 

Ayrıca, bu ilâhiyat sistemine göre, Baba Mevla, kendi oğlunu, yani Hz. İsa’yı, katillerine teslim etmekten zevk duydu. Evlat Mevla'nın dünyaya gelmesinin esas sebebi de, Babası tarafından burada cezaya çarptırılmak istediğindendi. Her ikisinin müşterek amacı ise, mutekitlerini cezalandırmak ve onlara iyice eziyet çektirmektir. Daha doğrusu, dünyayı yaratırken, Mevla’nın aklında kurduğu şey, açikça insanoğlunun şüphesiz günah işleyeceği, böylece O’nun adaletinin dünyaya yerleşip yayılmasına fırsat sağlayacağıdır.

Yani, şeytana göre, esasında ilk yaratılan şey cehennemdir - güya, bu anlamda, bütün öteki şeyler cehennem uğruna kuruldu. Dolayısıyla, bu tür ilâhiyat akımında, “inançlıların” ibadet hayatı şer kuruntusuna takılı olanı içermektedir.  Sanki dünyada yeterli şer yokmuş da, bunlar yasak edilen şartları biraz daha çoğaltır ve yenilerini eklerler; her şeyi cefa dikenleriyle donatır, böylece insanın şer ve cezadan kurtulmasını önlerler. Zira, arzuları insanı sabahtan akşama kadar kanatmaktır. Lakin, gene bu kadar kan dökülmesine nazaran insanın günahında bir azalma olmaz!  Bundan böyle, Haç bir merhamet işareti değil (çünkü bu tür ilâhiyatta merhamete yer yoktur), artık Kanun ve Adalet zaferinin belirtisidir.  Güya, Mesih şöyle buyurmuş: “Ben Kanunu yıkmağa değil, sayesinde imha edilmeğe geldim.” Şeytana göre, ancak bu şekilde Kanun gerçekten ve tamamen “nail olabilir.” Yani, 'aşk’ değil de ancak ’ceza’ işbu Kanunu doyurabilir: Mevla dahil, Kanun her şeyi yiyip bitirmelidir. İşte böyledir ceza ilâhiyatı, işte böyledir nefret ve intikam. Bu inanç kaidesiyle yaşamak isteyen, cezalandırmalardan derin zevk duyar. Fakat, en doğrusu, cezadan kendi paçasını kurtarmak için Kanun ve Vekili ile siyasi “top oynamaktan” hiç çekinmez. Zira, ona göre, önemli olan ondan başkalarının çile çekmekten mahrum kalmamasıdır: Aklını fikrini bugünün ve geleceğin ceza işlemleriyle meşgul etmeli; 'Kanun' nezdinde muzaffer olmalı; merhamet edilmemelidir.

Cehennem ilâhiyatının en yüksek nişantaşı budur - zira cehennemde, merhamet hariç, her şey mevcuttur.  Bundan dolayı, cehennemde Mevla’nın Kendisi bulunmaz. Merhamet O’nun var olduğunun belirtisidir.

Şeytanın ilâhiyatı, şu veya bu sebeple, ya da kendi zatları pek mükemmel olduklarından, veyahutta Kanun ile anlaşmaya vardıklarından, artık merhamete ihtiyaç duymıyanlarındır. Onlara göre (Hey gidi zalim neşe!), Mevla “tatmin olmuştur.” Tabii, şeytan da tam öyle. Ne kadar büyük bir başarıdır bu - hani var ya, şu herkesi memnun etmek! 

Bu gibi şeyleri duyan, içine gömen, ve bundan hoşlanan insanlar, kendilerinde öyle bir algı geliştirirler ki, adeta bir şer hipnotezine kapılmış gibidirler. Günah telakkisi, çile çekmek, lanetlemek, cezalandırma, Mevla’nın adaleti, günah cezasının karşılığı - mükâfatlandırılmalar, dünyanın sonu - vesair, bu şeyler üzerinde tarifsiz bir zevkle dudaklarını büker şap diye şapırdatırlar. Belki bu sebepten dolayı, içlerinde besledikleri derin ve şuuraltı fikir rahatlığı, çoğunluk ’ötekilerin’ cehenneme düşeceğinin kanıtına çoktan varmıştır; fakat, bu neticeden mutlaka kendi paçalarını sıyıracaklarını sanırlar. Sorarsanız ’bu firar [bu kurtuluş] böyle onların lehine nasıl gerçekleşecektir?’  Bu sonuca kesin bir cevap veremezler.  Gelgelelim, kendileri müstesna, hemen hemen tüm ötekilerin bu cezalandırmaya tabii tutulacağının avuntusundan haz duyarlar. 

Bu kendi kendinden memnun olma duygusunun, yani gönül rahatlığının “inanç” olduğundan söz ederler; ve onlarda, bir nevi “günahtan kurtulmuş - bağışlanmış” kişilik kanaatini oluşturur.

Günaha karşı vaaz vererek, şeytan kendine böyle çok sayıda taraftar toplar. Nitekim, günahın şerrine indirgenen mücrim bunalımında, Mevla’nın “tatmin olduğuna” yandaşlarını ikna eder. Ondan sonra, salıverir onları - ki harcasınlar hayatlarını sonuna kadar, derin düşünce içinde, tabii öteki insanların ciddi günahkarlığı ve besbelli itham seviyesi üzerine.

Şeytanın ahlâk ilâhiyatı şu ilkeyle yola çıkar: “Zevk günahtır.” Devamında, öteki taraftan yol işlemindedir ve bunun tamamen tersini telkin eder: “Her Günah [bütünen] zevktir.”

Bundan sonra, zevkin nerdeyse önüne geçilemeyeceğinde ısrar eder ve bizim doğal olarak zevke düşkün olduğumuzu hatırlatır. Bu öneriden algıladığı hüküm ise, neticede tüm doğal temayüllerimizin şer ve şerrin tabiyatımızın ta içeriğinde barındığı, zaten bizim yaradılışımızın şer nesnesinin ta kendisi olduğu fikrini önerir.  Böylece, zevki kaçınılmaz saydığından dolayı, bizleri hiçbir kimsenin muhtemelen günah atlatamıyacağı vargısına yöneltir.

Bundan sonra, insanın günahtan sıyrılıp kaçınmasını önleme tedbirlerini daha sağlam noktaya oturtmak uğraşısında, kaçınılmaz olan şeyin günah olamıyacağını vurgular.  Nitekim, mevzuya aykırıdır diye, günah kavramı da bütünen pencereden dışarıya atılır.  Zevk haricinde başka bir şey kalmadığından dolayı ise, her şey insan yargısına bırakılır.  Bu aykırı-kutsama sayesinde, doğal olarak iyi sayılan zevkler şer mertebelerine ulaşır; neticede günah dolu ve mutsuz olan bu insan hayatları fırlatılıp çöpe atılır. 

Bazen görünüşte, şer ve şerrin cezalandırılmasını hiddetli bir tarzda vaaz edenlerin aklında - yaklaşık günahtan başka hiçbir şey bulunmaz; tam aksine, esasında öteki insanlara besledikleri nefret vardır.  Dünyanın onları takdir etmediğini sanırlar, ve böylece hak almaya çalışırlar.

Şeytan, Mevla’nın iradesini vaaz etmekten korkmaz. Tabii, bunu kendi şartlarına uygun yolda vaaz edebildiği takdirde.

Dahası, tartışma şu şekilde devam eder: "Mevla’nın dilediği sizlerin doğru olanı yapmanızdır. Gerçi, ruhani iç cazibeniz, güzel sıcak bir şevk ile, size neyin doğru olduğunu bildirir. Dolayısıyla, ötekiler işlerinize karışıp, sizi bu iç rahatlık duygusunun kıvancını doğuran şeyden aykırı bir şeye sevk etmeğe çalışırsa, Kitabı Mukaddesin verdiği derslerden bahsedin; deyin ki, ’insana değil, Mevla’ya itaat edin, ve kendi iradenizin yönteminde yol alın, ve yapınız, size o güzel sıcak şevki veren şeyi.’"

Şeytanın ilâhiyatı gerçekte ilâhiyat değil [hokkabazlık] sihirdir. Esasında, bu ilâhiyatta “inanç,” Kendini merhamet olarak ifşa eden Mevla’nın kabulüne aykırıdır.  Aksine, kişinin kendi keyfine göre hakikate bir nevi şiddet uygulayabileceği psikolojik ve şahsi bir “zorlamadır.” İnanç, faal fevkinde emellenen bir tür hâkimiyettir; özel, esrarengiz, devimsel irade gücünden kaynaklanır ve “engin kanaatlerden” üremiştir. Bu harikulade gayretin sayesinde, kişi bu kandırıcı gücü Mevla’nın ta Kendisine uygulayabilir, ve O’nu kendi iradesine doğru eğiltebilir.  Bu şok edici, yeni, tabii kuvvete ait ruhsal inanç gücü vasıtasıyla (ki, herhangi bir şarlatan uygun bir ücret karşılığı bunu sizde geliştirebilir), Mevla’yı sizin kendi amaçlarınızın aracına döndürebilirsiniz. Böylece, bizler medeni deva hekimi olurken, Mevla bizim hizmetçimiz olur.  Mevla kendi nezdinde dehşet verici olduğu halde, bizim büyücülüğümüze saygı duyar.  Mevla terbiye edilmeğe razıdır.  Bizim devimsel kabiliyetimizi takdir edecek ve yaptığımız her teşebbüsü başarı ile mükâfatlandıracaktır.  Popüler olacağız çünkü biz “inanç” sahibiyiz. Zengin olacağız çünkü biz “inanç” sahibiyiz. Milli düşmanlarımızın hepsi gelecek - silahlarını ayaklarımızın önünde terk edecek, çünkü biz “inanç” sahibiyiz. Ticari başarımız dünya çapında ilerleyecek, her yerde herkesten para kazanabileceğiz, zira cazip bir hayat sürmekteyiz.  İnanç sahibiyiz.

Fakat bütünen bunda hemen hemen göze çarpmayan bir eytişimde (diyalektik) vardır. 

’İnanç her şeyin hakkından gelir’ denildiğini duyarız. Bu yüzden, “ruhani güç” oluşturmak için, gözlerimizi kapatıp biraz zorlanırız. İnanıyoruz. İnanıyoruz.

Fakat hiçbir şey olmaz.

Böyle devam ederiz ta ki bütün bu işten tiksinti duyana kadar. “Ruhani güç” oluşturma çabasından dolayı yorgun düşeriz. Gerçeği değiştirmeğe yaramayan bu “inançtan” bıkarız. Huzursuzlukları ve çelişkilerimizi gidermez, tersine bizi kesinsizlik pususuna yerleştirir. Tüm sorumlulukları omuzlarımızdan kaldırmaz. Demek ki sihiri hiç de fiilen tesirli değil. Mevla’nın bizimle, hatta bizim kendimizle, baştan aşağı hoşnut ve tatmin olduğuna kimseyi ikna edememiştir (Buna rağmen, doğrusu, bazı insanların inancı çoğu kez epey etkindir). 

İnançtan ve dolayısıyla Mevla’dan bezdikten sonra, şimdi artık bizi hayal kırıklığından sonraki tepkide toparlayıp savaş gayesinde mutlu kılacak bir Kitlesel Totaliter Hareket ile, “ehemmiyetsiz ırklara” veya düşman zümrelere, genel olarak, yani bizden değişik olan bir kişiye zulüm çektirmeğe hazırız.

Şeytan ahlâk ilâhiyatının bir başka özelliği ise, doğru ile yanlışın, sevap ile gühahın, şu ile bunun - vesair, aralarındaki bütün farkları iyice abartmaktır. Bu farklılıklar indirgenemez bölünmelerdir.  Bundan böyle, hepimizin ufak tefek, az çok, hatalı olabileceğine, başkalarının yanlışlarını omuzlanarak bağışlanmayı ummaya, bunu onamaya, ve sabırlı bir anlayış aşkıyla birbirimize yardım ederek doğruluğu bulma yönünde içimizde hiçbir algı kalmaz. Tam tersine, şeytanın ilâhiyatında önemli olan şey mutlaka haklı olmak ve diğer herkesin tamamen yanlış olduğunu ispat etmektir. Bu görüş açısı, tam da insanlar arasında barış ve beraberlik sağlayacak bir tutum değildir. Çünkü, bu herkesin arzuladığı kendi hesaplarına göre mutlaka doğru ve haklı sayılmak veya böylece bir başkasına yüklenerek, aynı neticeyi elde etme amacındadır. Ve doğru olduklarını ispat etmek için yanlış saydıkları kişileri cezalandırıp bertaraf etme zorunluluğunu duyarlar. Yanlış sayılanlar ise, sırası gelince, [tekrar gelgit] doğru olduklarına inandıklarından dolayı...vesair. 

Nihayet, beklendiği gibi, şeytanın ahlâk ilâhiyatı bütünen olağandışı bir miktarda şeytana önem verir. Tabii ki, sonunda şeytanın tüm bu sistemin ta ortasında yer aldığı görülür.  O her şeyin arkasındadır. Bizler hariç, diğer herkesi hareketlendirmektedir. Bize misilleme yapmaktadır. Ve başarılı olma şansı çok yüksektir - çünkü, artık aşikâr, şeytanın gücü Mevla’nın gücüne eşittir, hatta belki O’ndan bile daha üstündür... 

Tek kelimeyle, şeytanın ilâhiyatı bütünüyle ve açıkça şeytanın ilâh olduğudur.






* Bildiriler:

- Thomas Merton: Tamıs Mörtın

- Yukarıdaki makale, yazarın “Tefekkürün Yeni Tohumları” (1961) başlıklı  eserinden alınan bir bölümdür.

- Kaynak İngilizce site:

  http://thegroundoffaith.net/issues/2008-10/Merton.htm



(Çeviren: Tacettin Fidan)








© 2014 - Tacettin Fidan

Make a free website with Yola